Derin Bilginin Haber Arşivinden Habersiz Kalmayın

bu habere inanmak istemiyorum!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

August 29, 2009 ·


Piyasada satılan bir kitapta diyor ki “Erdoğan ve Gül, tezkerenin geçmesinde kendilerine destek olmayan Silahlı Kuvvetler’i cezalandırmak için Amerika’dan bir şey yapmalarını istedi. Onlar da Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirdiler”

Ahmet Akgül isimli Milli Görüşçü yazara göre, Türk subaylarının başına çuval geçirilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifa edeceği hesaplanıyordu. Ancak asker olaya çok öfkelenip yönetime el koymaya kalksaydı Amerika Erdoğan ve Gül’ü kaçıracaktı

Son günlerde bir kitaptan yapılan alıntı çok konuşuluyor. Alıntıyı önce bana gönderilen bir e-mail’den okudum. Açıkçası önce ciddiye almadım. Hayal ürünü bir senaryo zannettim.

Ancak daha sonra bunun bir kitaptan alındığını fark ettim. Kitabın adı “AKP İntihara Gidiyor.” Yazarı Ahmet Akgül. Kitap bu yıl yazılıp basılmış, yani çok yeni.

Kitabı almayı bir türlü beceremedim. Ama bu arada yüze yakın e-mail aldım aynı alıntıyı içeren.

Sonunda kitabı dün buldum. Yazar Ahmet Akgül İslami kökenden geliyor. Necmettin Erbakan’ın da eğitiminden geçmiş. Milli Görüş’ün önemli yazarlarındanmış. Adını ilk kez gördüğüm çok sayıda kitabı varmış.

Gelelim kitabın 278 ve 279’uncu sayfalarından yapılan alıntıya.

Yazar burada ismini vermediği bir AKP’li danışmanla konuşuyor. Belli ki eskiden çok yakın arkadaş olan ikili arasındaki konuşmalar inanılır gibi değil.

Çünkü AKP’li danışman Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirilmesi olayının bizzat Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Abdullah Gül tarafından bilindiğini hatta bunun için Amerikalıların teşvik edildiğini ileri sürüyor.

Gerekçe ise 1 Mart tezkeresinde hükümete yardımcı olmayan Genelkurmay’ın cezalandırılması.

Kitap birkaç aydır piyasadaymış. Bugüne kadar kitapla ilgili bir soruşturma açıldığını duymadım.

Şimdi gerçekten çok şaşırtıcı olan bu bölümü, hiçbir ekleme çıkarma yapmadan size de aktamak istiyorum:

“AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. ‘Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!’ dedim.

- AKP’li: Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz.

- Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir olur almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

- AKP’li: Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; ‘İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız’ dediler.

- Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

- AKP’li: Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

- Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

- AKP’li: Evet, çok yanlış yaptık.

- Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

- AKP’i: Onlar diyebilirlerdi ki; ‘Tezkerenin çıkmasına karşıyız.’ Ancak asker kararı bize bıraktı!

- Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

- AKP’li: Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, ‘tezkereye karşıyız’ deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık!?

- Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın demedi mi?

- AKP’li: Hayır demedi ama cesaret edemedik!

- ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?!

- AKP’li: Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKPliler), ‘tezkerenin öcünü TSK dan alalım’ diye ona akıl vermiş!

- Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın? Çünkü Amerika’ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

- AKP’li: Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.

- Tek başına mı?

- AKP’li: Yok canım, Tayyip Erdoğan ve ve Gül’le paylaşıldı, onlar da ‘olur’ dediler.

- Yani Wolfowitz’in, ABD’nin bu çokbilmiş danışmanının ve İstanbul’daki iki işadamının: ‘Türk ordusunu cezalandırma önerisine’ Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar ‘Evet’ mi dedi?

- AKP’li: Maalesef öyle!... Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize de, Gül de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.

- Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

- AKP’li: Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir hareket olabilir diye düşündük.

- Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?

- AKP’li: Evet tabii... Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.

- Hiçbir kimse çıkıp ta Tayyip ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

- AKP’li: Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!

- Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

- AKP’li: Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşaların, o günkü harekatın nöbetçisi Büyükanıt’ın isifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

- Kimdi?

- AKP’li: Onu söylemem.”


***

Konuşmanın devamında Özkök Paşa’nın “Fethullahçı” olarak lanse edildiği ve yıpratılmaya çalışıldığı anlatılıyor. O bölüm de çok ilginç. Bunu da yarın yazacağım.



CAN ATAKLI - VATAN


25.06.2007

Yorum (yok) Yorum yaz!

domuz gribi

August 29, 2009 ·

Domuz gribi aşısı ne kadar güvenli?

 

Kemal Çiftçi

k.ciftci@yedirenk.com 
 

Domuz gribi paniği devam ederken, bu yıl içinde yüz milyonlarca insanın domuz gribi aşısı yaptıracağı dış basında yer aldı. Peki bu aşı ne kadar güvenli? Gerçekten gerekli bütün test aşamalarından geçti mi?  

Bir başka şekilde söylersek; insan sağlığını düşündükleri için mi bu aşı geliştirildi, yoksa ilaç firmalarını daha zengin etmek için mi alelacele bu aşı ortaya çıktı? 

Bilim camiasındaki tartışmalara bakıldığı zaman bu aşının hiç de sanıldığı kadar güvenilir olmadığını söyleyebiliriz. Bir kere çok hızlı bir sürede ortaya çıktı. Ayrıca çok sayıda zararlı kimyasallar taşıdığı ve bağışıklık sistemini zayıflattığı iddialar arasında. Bu aşıda kullanılan katkı maddelerinin çok sayıda yan etkilere sahip olduğu ve çoğunlukla bunların uzun vadede ortaya çıkacağı söyleniyor. Hatta çok daha vahim iddialar var: Domuz gribi aşısında önceleri civanın kullanıldığı, daha sonra gelen tepkiler üzerine civa yerine başka maddelerin kullanıldığı biliniyor. Bunları ise civadan daha fazla zehir taşıdığı ileri sürülüyor şimdi. 

O zaman insan ister istemez şunu sormadan edemiyor insan: Göz göre göre bu zehiri vücuda almak mı daha tehlikeli? Yoksa hiçbir şey yapmamak mı? Zira hiçbir şey yapmadığınız zaman domuz gribine yakalanma riskiniz milyonda bir bile değil. Ama aşıyı yaptırdığınız zaman bünyeye aldınız zararlı maddelerin yan eskisi şüphe götürmeyecek kadar kesin. Yani riskiniz yüzde yüze çıkıyor. Tam anlamıyla yağmurdan kaçarken doluya yakalanmak… 

Bu vesileyle diğer aşılar da tartışmaya açıldı. Mesela her yıl grip aşısı yaptıranlar ile hiç yaptırmayanlar arasında gribe yakalanma sıklığı bakımından bir fark var mı? Bu konuda yapılmış somut bir çalışma yok henüz. Ama çevremizdeki insanları gözlemlediğimiz zaman, arada çok ciddi bir fark olmadığını söyleyebiliriz. O zaman aşı yaptırmanın ne gereği var?  

Bu konuda bilim adamlarımıza çok ciddi görevler düşüyor. Gerçekten de sağlığımız açısından bu kadar önemli olan bir konuda bizi aydınlatmalarını bekliyoruz.

Yorum (yok) Yorum yaz!

kütahyadan üç kıtaya

Haziran 19, 2009 ·

Kütahya’dan üç kıtaya…

Kemal Çiftçi

k.ciftci@yedirenk.com 

Geçtiğimiz hafta sonu Kütahya’dan mükemmel bir organizasyon gerçekleşti. TASCA’nın öncülüğünde, Kütahya Valiliği, Kütahya Belediyesi, Emet Belediyesi, Tavşanlı Belediyesi, Tavşanlı Sanayi ve Ticaret Odası ile Dumlupınar Üniversitelerinin katılımlarıyla devasa bir etkinlik yapıldı. 25 kadar Arap ülkesinden gazeteciler, diplomatlar ve işadamları Kütahya ve ilçelerinde 1 hafta boyunca ağırlandı. Bölge hakkında detaylı sunumlar yapıldı.  

Kütahya, tarih, tabiat, zengin doğal kaynaklar, özellikle bor ve jeotermal açısından Türkiye’nin en önemli şehri. Coğrafi konumu itibariyle de çok merkezi bir noktada yer alıyor.   

Emet ilçesine girdiğimizde Mehterle karşılandık. Osmanlı’nın kurulduğu topraklarda başlayan böylesi anlamlı bir adım, umarız kültürel ve tarihi bağlarımızın daha da güçlenmesine vesile olur.. 

Organizasyonda yer elan kurumlar arasında son derece uyumlu bir işbirliğinin olması takdire şayandı gerçekten. Ancak bir konudaki merakımı da gideremedim. Zira böylesi uluslar arası bir toplantıda, üstelik 6 kadar büyükelçi ve konsolosun bulunduğu bir ortamda Kütahya valisini görememek protokol kuralları açısından da hoş olmadı. Tüm belediye başkanlarının, bölge milletvekili Sayın Hüseyin Tuğcu’nun, sanayi ve ticaret odası yöneticilerinin, çok sayıda işadamının bulunduğu bir ortamda, üstelik yöre halkının ve esnafın büyük bir coşkuyla misafirleri karşıladığı, gönülden ikram yaptığı bir manzarayı sayın valinin görmemesi büyük eksiklikti. Zira Araplar ile olan dostluk ve kardeşliğimiz sözlerle anlatılamayacak kadar derin. Bunun için iki tane örnek vermek istiyorum. 

TASCA başkanı Dr. Muhammed Adil konuşmasından nakledeceğim şu cümleler çok anlamlıydı: “Bana ne zaman Türk vatandaşı olduğumu soruyorlar. Ben doğuştan Türk vatandaşıyım. Evet, yakın zamanda resmen Türk vatandaşı oldum. Ama bu bir formaliteden öte değildi. Zira 1956 yılına kadar ülkemiz Tunus’un başkenti İstanbul, bayrağı ise Türk bayrağı idi.” 

Bir başka örnek ise Suriye asıllı ünlü gazeteci Muhammed Fatih El Rawi. Londra’da yaşayan bu gazetecinin ismi dikkatimi çekti. Kendisinden açıklama istediğimde şunu söyledi: “Ben dünyaya geldiğimde babamın saygı duyduğu bir alim bana Fatih Sultan Mehmet isminin verilmesini istemiş. Babam da kabul etmiş. Bununun sebebi ise Osmanlı’ya duyduğumuz muhabbet ve hayranlık.” İşte bu, aysbergin sadece görünen yüzü.  Araplar ile olan bağlarımız çok daha sağlam ve derinlerde. 

Osmanlı, Domaniç yaylasından üç kıtaya yayıldı. İnşallah bu hareket de Kütahya’dan çıkıp dalga dalga tüm dünyayı sarar. Dileğimiz, diğer illerin de benzer faaliyetlerle kendilerini dünyaya tanıtmaları; bu yolla bölgelerine sosyal, kültürel ve ekonomik katkıda bulunmaları. Bu organizasyonda emeği geçen herkesi tebrik ediyor, güzelliklere vesile olmasını temenni ediyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz!

bu tehlike 20 yıldan beri dillendiriliyor ve sessizce geliyor de

Nisan 9, 2009 ·

Dünyayı 2036'da bekleyen tehlike...


Nanoteknoloji uzmanı Detlef Kuschel, asteroit Apophis'in oluşturacağı asıl tehlikenin güneşin etrafından dönüp yörüngesini değiştirerek 2036'da yeniden dünya için tehdit unsuru taşıması olduğunu söyledi.




Dünyayı 2036'da bekleyen tehlike...

Detlef Kuschel, Gazi Kemal Bilim Sanat Merkezince Kütahya Öğretmenevinde düzenlenen ''Nanoteknoloji ve Popüler Astronomi Bilgi Günü'' etkinliğinde, ayın her yıl dünyadan yaklaşık 4 santimetre uzaklaştığını, bu olurken de dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün yavaşladığını bildirdi.

Bunun devam etmesi halinde gelecekte dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızının azalacağını belirten Kuschel, ''Dünyanın bir tarafı sürekli olarak güneşi görecek ve çok fazla güneş ışığı aldığı için daha çok ısınacak. Diğer tarafı ise sürekli karanlık ve soğuk olacak. Bundan sonra da evrende dünya artık daha fazla yaşanır bir hal alamayacak'' dedi.

Kuschel, NASA'nın hesaplamalarına göre, 13 Nisan 2029'da Apophis adı verilen asteroidin, dünyanın yaklaşık 30 bin kilometre yakınından geçeceğini ifade ederek, bu gök cisminin daha sonra güneşin etrafından dönerek yörüngesi değişeceğinden 2036'da dünya için yeniden tehdit oluşturabileceğini söyledi.

-''2004 YILINDA BULUNDU''-

Bu asteroidin saniyede 50 kilometre hızla dünyaya çarpma ihtimali bulunduğuna işaret eden Kuschel, şöyle konuştu:

''Apophis'in çapının yaklaşık 300 metre olduğu söyleniyor. Çarpma anında Hiroşima'ya atılan atom bombasının 65 bin katı şiddetinde etki yapacağı, 300 kilometrekarelik alanda hiçbir canlıya yaşama ihtimali vermeyeceği yönünde beklentiler var. Denize düşecek olursa da boyu 100 metreyi aşacak tsunami tehlikesi oluşturabilir. 8 şiddetindeki bir depremin 1000 megatonluk etki yaptığı düşünülürse Apophis'in dünyaya düştüğü takdirde 1480 megatonluk etki yapacağı tahmin ediliyor. Asıl tehlike, Apophis'in 2029'da 30 bin kilometre yakından geçecek olması değil güneşin etrafından dönüp yörüngesi değişebileceğinden 2036'da tehlike oluşturmasıdır. 2029'da geçip gidecek, güneşin etrafından dönüp gelirken yörüngesi değişirse 2036'da dünyamıza çarpabilir.''

Kuschel, Apophis'in 2004 yılında bulunduğunu belirterek, çarpma yaşandığı takdirde en tehlikeli durumun atmosfere dağılacak gaz ve toz parçaları olduğunu kaydetti.

Bunun sonucunda kalın toz bulutundan dolayı bitkilerin fotosentez yapamayacağını, bitkiler yetişemeyeceği için insanların ve hayvanların yaşama şansı kalmayacağını ifade eden Kuschel, ''Umarım bilim adamları evrendeki bu tehlikelere karşı dünyamızı savunmak için silahlar bulur'' diye konuştu.

samanyoluhaber

Yorum (yok) Yorum yaz!

yine milliyet yine asparagas

Nisan 9, 2009 ·

Yine Milliyet, yine asparagas  

Kemal Çiftçi

k.ciftci@yedirenk.com 

Geçen hafta, aralarında Milliyet’in de bulunduğu bir kısım basın-yayın organları Krugman`ın ağzından Türkiye`yi iflas ettirdiler. Ancak ünlü ekonomist, bu haberi yalanladı. Bu düzeltmeyi ise her zamanki gibi görmezden geldi aynı basın organları. 

Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman`ın ağzından Türkiye`yi `iflas listesine` sokan Hürriyet, Milliyet ve Vatan internet siteleri, Krugman`dan gelen yalanlamayı duymazlıktan geldiler.  

Üç gazete geçen hafta internet sitelerinin manşetinden verdikleri haberde dünyaca ünlü, Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman`ın Türkiye`yi iflasın eşiğindeki 6 ülke arasında saydığını öne sürdüler. Milliyet gazetesi de aynı haberi birinci sayfadan verdi. Oysa NTV`nin sorularını yanıtlayan Paul Krugman bu haberin bütünüyle uydurma olduğunu açıkladı. Krugman, Türkiye`yle ilgili böyle iddialı bir açıklama yapmak bir yana, Türkiye hakkında çok genel bazı rakamlar dışında bilgisi bile olmadığını söylüyordu.  

Aslında bu gazeteler hemen her gün aynı şeyi yapıyorlar. Özellikle de Milliyet… “çamur at, izi kalsın” anlayışını adeta yayın politikası haline getirmiş. Buna “tetikçi medya” anlayışı demek de yanlış olmaz.  

Böyle yaparak güya hükümeti yıpratmaya çalışıyorlar. Oysa bu tür haberler, hükümetten çok memlekete zarar veriyor. Piyasaların kilitlenmesine, insanların işsiz kalmasına yol açıyor. Bindiği dalı kesmek işte böyle bir şey.  Zira hepimiz aynı gemideyiz. Ekonominin kötüye gitmesi veya gitmese bile böyle bir havanın esmesi durumunda şirketler ister istemez reklam bütçelerini kısmak zorunda kalıyorlar. Bu ise en başta medyanın can damarlarını kesiyor. Ondan sonra da basınımızdan “reklam gelmiyor” feryat duymaya başlıyoruz. Siz böyle yaparsanız tabii ki reklam alamazsınız. Sadece reklamları değil, güvenilirliğinizi de kaybedersiniz. İnsanlar reklam vermekten vazgeçerler, verecek olsalar bile alternatif medyaları tercih ederler. Siz de krize düşersiniz ve kendi batışınızı Türkiye’nin batışı gibi göstermeye çalışırsınız. “Benden sonrası tufan” anlayışıyla sağa-sola, herkese zarar vermeye devam edersiniz.  

Mesela Basın Konseyi gibi meslek örgütleri acaba bu tür asparagas haberler karşısında neden harekete geçmezler? Meslek onurunu koruma adına bu durumdan vazife çıkarmaları gerekmez mi acaba?

Yorum (yok) Yorum yaz!

savaştan sonra Gazze ne halde bilen var mı?

Nisil 25, 2009 ·


Savaştan 3 ay sonra Gazze'yi hatırlamak...


'100.000 kişi ancak haftada 2-3 gün suya ulaşabilmektedir, 32.000 kişi ise hiçbir şekilde ulaşamamaktadır'




Savaştan 3 ay sonra Gazze'yi hatırlamak...

Michel Bole-Richard / Zaman

Savaşın 18 Ocak'ta bitiminden 3 ay sonra Gazze şeridi unutuldu. Geçiş noktaları aynı duruyor. Mısır'la sınır kapalıdır. İsrail otoriteleri her gün için ancak en temel ihtiyaçları karşılayacak olan 100 kamyona ve halkın ancak hayatta kalmasını sağlayacak kadar petrolün transferine izin vermektedir.

BM'nin bir raporuna göre "İhtiyaçlar karşısında nitelik ve nicelik yetersiz kalmaktadır. Sanayideki petrol ve hanelerin doğalgaz ihtiyaçlarının ancak % 70 ve % 75'i karşılanabilmektedir". Ancak ABD ve AB'nin protestoları karşısında, İsrail Başbakanı Ehud Olmert, bazı gıdaların -peynir, patates, meyve suyu, makarna- güvenlik engelini geçmesine izin vereceğini açıklamıştı.

Durumun kötüleşmesi nedeniyle, Birleşmiş Milletler'in Filistinli sığınmacılarla ilgilenen kuruluşu Unrwa'nın müdürü John Ging 3 Nisan'da "İsrail'in izin verdiği miktarlar tam anlamıyla yetersiz kalmaktadır. Bu durum halkın fizikî ve ruhsal varlığı üzerinde yıkıcı etki yapmaktadır." açıklamasının ardından sınırların açılması çağrısında bulundu. BM insancıl faaliyetlerin koordinasyonuyla ilgilenen kuruluşu OCHA'nın haftalık yayını, 8-14 Nisan sayısında 132.000 kişinin düzenli olarak suya erişiminin olmadığını belirtti. Bunların arasında 100.000 kişi ancak haftada 2-3 gün suya ulaşabilmektedir, 32.000 kişi ise hiçbir şekilde ulaşamamaktadır. Yine Gazze'de diyare ve sarılık bu yılın ilk 14 haftasında belirgin bir şekilde arttı. Gazzeliler hâlâ durumun değişmesini bekliyorlar. Ancak katılımcı 80 ülke ve örgütün bir yeniden inşa planını ve bunun sağlanması için 4,5 milyar dolarlık bir yardımı kabul ettiği 2 Mart tarihli Şarm el-Şeyh konferansından bu yana hiçbir şey yapılmadı. Oysa bu konferansın sonuç bildirgesinde "Tüm geçiş noktalarının ivedi, tam ve koşulsuz olarak açılması çağrısında bulunuyoruz." açıklaması yapılmıştı.

İsrail 2 şartta bulundu: 25 Haziran 2006'dan bu yana esir olan İsrailli asker Gilad Şalit'in serbest bırakılması ve bu uluslararası yardımın 2007 Haziran'ından bu yana Gazze şeridinde iktidarı elinde tutan Hamas'a aktarılmaması. Hakemlik görevini üstlenen Mısır'ın çabalarına karşın İslamcı hareketle rakibi Fetih arasındaki uzlaşma girişimlerinde de hâlâ başarı elde edilemedi. Bu ayın sonunda Fetih ile Hamas arasında üçüncü bir toplantı gerçekleşebilir, ancak iki düşman kardeşin pozisyonları birbirinden çok uzakta ve yeniden inşanın ve 2010 yılının başında yasama organı ile devlet başkanı seçimlerinin yapılmasına imkân sağlayacak bir ulusal birlik hükümetinin oluşturulabilmesi şu an için imkânsız görünüyor. İki cephe karşılıklı olarak birbirlerini militanları kovmak, hapsetmek ve işkence etmekle suçluyorlar.Bu sırada Gazzeliler de kendilerine bu cehennem hayatının ne kadar daha süreceğini soruyorlar. 25 Ocak 2006'da yapılan seçimlerden Hamas'ın zaferle çıkması ve İsrail ile uluslararası kamuoyunun müeyyideler empoze etmesinden beri içinde bulundukları kuşatma gitgide arttı ve hayat şartları her gün daha da kötüleşti.

Üç ay süren gizli hayattan sonra Hamas'ın Başbakanı İsmail Haniye 17 Nisan Cuma günü yeniden kamuoyuna göründü. Bu bir normalleşme işareti midir? Nasıl bir normalleşmenin? Ateşkesin yürürlüğe konduğu 18 Ocak günü aralarında Nicolas Sarkozy, Angela Merkel ve Gordon Brown'ın bulunduğu 6 Avrupa devlet ve hükümet başkanı, Şarm el Şeyh'te emprovize yapılan bir zirveden sonra Kudüs'te Bay Olmert'in köşkünde bir akşam yemeği için buluşmuşlardı. Bay Olmert onları "İsrail'in güvenliği için verdikleri olağanüstü destek ve ilgileri için" kutlamıştı. Tüm dünya çatışmalar bitti diye sevinmişti. Tüm dünya yeni bir durumun oluşmasını dilemişti. Hâlâ bunu bekliyoruz.

(Le Monde 24 Nisan 2009)

Yorum (yok) Yorum yaz!

bir öğrencinin dilinden gerçekler...

Nisil 25, 2009 ·

Bir öğrencinin ağzından ÇYDD


Ergenekon'un son dalga operasyonunun odağında bulunan ÇYDD'den burs almış Vanlı öğrenci, ÇYDD'yi anlattı. Söyledikleri çarpıcı...




Bir öğrencinin ağzından ÇYDD

Ergenekon operasyonuyla tekrar gündeme gelince, geçmişte Türkan Saylan'ın genel başkanlığını yaptığı ÇYDD'den burs alan ve pişman olan öğrenciler, maillerle derneğin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

İşte ÇYDD'den burs almış bir öğrencinin ağzından şok eden gerçekler...

"Merhaba ben KH.

Güvenlik nedeniyle soyadımı, oturduğum ili ve okuduğum üniversite hakkında bilgi vermek istemiyorum ama memleketim Van'dır. Üniversite son sınıfta okuyorum. 2 gün önce medyadan ÇYDD'ye karşı Ergenekon operasyonun yapıldığını öğrendim. ÇYDD ile ilgili bir kısım medyada eğitim gönüllüleri oldukları ve öğrencilere burs sağladıkları, özellikle kız çocuklarının eğitimi için çaba harcadıkları yazıyordu. Bir kısmında da ÇYDD'nin misyonerlik faaliyetlerinin MİT ve Genelkurmay raporlarıyla sabit olduğu haberleri vardı. Ben de bir ara ÇYDD'den burs almış birisi olarak bu ÇYDD'nin gerçek yüzünün ortaya çıkması için bilgi verme ihtiyacı hissettim ve bu maili göndermeye karar verdim.

Ben Van'da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanıp geldiğim de maddi durumumuz kötü olduğu için çok zorluk çekiyordum. Aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşım vardı. O ÇYDD'den burs alıyordu bende onun gibi alabilir miyim diye onunla konuştum. O da bana sen doğulusun sana kesin verirler diyerek cesaretlendirdi. Ben de onların bulunduğumuz yerdeki şubelerine gidip görüşmeye karar verdim. Hakikaten beni çok sıcak karşıladılar. Sen merak etme sana her türlü yardımı yapacağız, para, kalma konusunda bize güven dediler.

Bir süre sonra bana bir ev gösterdiler burada kalabilirsin dediler ve burs da bağladılar. Evde kızlarla erkekler beraber kalıyorlardı hatta odalar da bile karma şekildeydi. Evde 5 kişi kalıyordu. Evin 3 odası vardı, 2 oda da kızlı erkekli kalınıyor diğer kalan küçük odada da bir kız yalnız kalıyordu ancak zaman zaman eve farklı erkeklerle geliyor ve beraber kalıyorlardı. Çok gece onların kahkahalarından ve gürültülerinden uyuyamadığımı bilirim. Evde temizlik anlayışı pek yoktu.

Zaten herkes kafasına göre takılıyor istediği zaman girip çıkıyordu. Ben de bir kızla aynı odada kalmaya başladım. O da doğuluydu. Onu iki yıl öncesi alıp oraya getirmişler ve burs vermeye başlamışlar. Yani iki yıldır onlarla berabermiş. Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti. Verdikleri bursun bir kısmını sosyal etkinlik için kesiyorlar ve katılmak zorundasın diyorlardı.

Parti gibi yapılan ve kırmızı şarap içilen bu etkinliklerde, sohbet grupları kuruluyordu. Bu gruplarda konuşmalara geçilmeden önce, Filipeliler, Markos diye biten ve numaraların okunduğu metinler okunuyordu. Sanki böyle din dersi gibi sohbetler oluyordu ama ben ilk zamanlar onları pek anlamıyordum. Taki 5. Toplantıda bunların İncil'in bölümleri olduğunu ve oradan bir şeyler anlattıklarını anladım.

Ben bazen memleketten kalma alışkanlık cumalara giderdim. Cumaya gittiğimi fark eden kız arkadaşım yani oda arkadaşım benden bir süre sonra rahatsız olmaya başladı ve galiba başkalarına söyledi. Daha sonra baskılar başladı ve bunu bırakmamı aksi takdirde bursu keseceklerini ve evden çıkaracaklarını söylediler.

Ben maddi olarak çok zor durumda olduğumu benim kimseye bir zararımın olmadığını neden böyle davrandıklarını anlayamadığımı söyledim ancak onlar kararlılardı. Çok zor durumda olduğum için tamam dedim ve bundan sonra cumaya filan gitmeyeceğimi söyledim. Ben böyle söz verdikten sonra bursu kesmediler ancak tam güvenemedikleri için bazen cuma zamanlarında beni çağırıyorlar, görüşmek istiyorlar, böylece beni kontrol etmiş oluyorlardı. O sene böyle gitti.

İkinci sene yine evde kalmaya devam ettim ve bursumda devam ediyordu. Gittiğim ilk sene ramazan geçtiği için oruçla ilgili bir sorun olmamıştı ama ikinci sene ramazan geldiğinde yine bursu kesecekler korkusuyla oruç tutmayı aklımdan bile geçiremedim. Maddi olarak onlara ihtiyacım olduğu için onların her dediğine evet demek durumunda kalıyordum. Ben böyle davranırken bir gün Van'dan teyzem enişteyle beraber tedavi için buraya geleceklerini ve benim eve de uğrayacaklarını söylediler.

Ben direk yok diyemedim ama kabulde edemiyordum. Gelmemeleri için çarem yoktu, engelleyemedim. Teyzemler gelip onlarda teyzemleri gördüklerinde şok oldular, buz kesildiler. Teyzem bizim oralardaki normal kadınlar gibi kapalıydı. Ancak bundan onlar hiç hoşlanmadılar ve iki gün sonra senin bize faydan olmaz, sen bize uygun değilsin diye beni evden çıkardılar ve bursumu da kestiler.

İşte ÇYDD'nin gerçek yüzü budur. Ne eğitim meraklısı ne de yardımseverdirler. Kendi amaçları için insanların zaaflarından faydalanarak kendi amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışan bir dernektir. Bunu da şundan biliyorum. Hemen hemen ayda bir okuduğumuz okuldaki hocalar ve öğrenciler ile ilgili tüm bilgiler bütün teferruatıyla yazılırdı. Bunlar odasında tek başına kalan o kız arkadaşımız organize ederdi.

Bu kız hiçbir kural tanımazdı, hatta ben cumaları bıraktıktan sonra ödül olarak olduğunu anladım, benimle …. Cumhuriyet yürüyüşlerine gitme işini de o ayarlıyordu. Şehir dışına giderken otobüs bileti için falan biz para vermiyordu. Zaten böyle harcayacak kadar durumumda iyi değildi. Ayrıldığım sene o mezun olmuştu, o … sonra ben ona ilgi gösterince bana, orada kal ben kaymakam karısı olacağım dedi.

Bazen kendimden utanıyorum. Ama o zaman maddi olarak çok zor durumdaydım. Mecburdum. Ben kimsenin kötülüğünü istemedim. Onlardan korkmuyorum. Çünkü korkak olduklarını biliyorum. İsmimi yazmıyorum çünkü bu defterin kapanmasını istiyorum. Ama bunların çirkin yüzünü herkes bilmesi lazım.

Bu mailimi yayınlarsanız, halka yarar sağlamış olursunuz. Gençler içinde bulundukları zor durumlardan dolayı tuzağa düşürülmesinler."

Yorum (yok) Yorum yaz!

harika bir analiz örneği

Nisil 25, 2009 ·

Altan'dan çok konuşulacak bir yazı


Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, yine çok tartışılacak bir yazı yazdı. Sosyolojik analiz niteliğindeki yazısında Altan, Türkiye'de kavganın asıl sebebine dikkat çekiyor...İşte Altan'ın yazısı:




Altan'dan çok konuşulacak bir yazı

Ahmet Altan / Taraf

Osmanlı, son dönemlerinde iyice kötülemişti, girdiği neredeyse bütün savaşları kaybetmişti...

Bütün yenilenler gibi o da kendisini yenenlere hem hayranlık besliyor, hem de onlardan nefret ediyordu.

Ve, bütün yenilenler gibi kendisini yeneni taklit etmeye çalışıyordu.

“Modernleşmeye” karar vermişti.

Ancak kendisini yenen Batılı ülkelerin “toplumsal” yapılarını değil, “ordularını” örnek aldı, “çağdaşlık” ordudan başladı.

Dışarıdan komutanlar getirtildi, uzmanlar getirtildi, kıyafetler değiştirildi.

Ordu, toplumun bulunduğu noktadan daha ileri bir noktaya ulaştı.

“Köylü” ve “esnaf” olan toplumda ise bir değişim yaşanmadı.

Modernleşen, çağdaşlaşan, silahları ve eğitimi yenilenen ordunun ağırlığını dengeleyebilecek tek kesim, başka türde de olsa “eğitimden” geçmiş tek kesim olan din adamlarıydı.

Ordu “Batılılaşırken,” Batı’yı “gâvurluk” olarak gören din adamları “geleneksel” değerlerin sözcülüğünü üstlendi.

Yoksul halkın sığınabileceği tek güç tanrıydı ve “din adamlarıyla” halk, değişik nedenlerle “aynı değerlere, aynı sembollere” tutundular.

Yoksul köylüyle esnaf, yaşamın ağırlığına karşı dinin tevekkülüne ve tesellisine sığınıyordu.

Bu kutuplaşmada, ordu ve Batı eğitimi almış aydınlar bir uçta, halk ve din adamları diğer uçta birikti.

Biri değişimi ve modernleşmeyi, diğeri gelenekselliği ve tutuculuğu temsil ediyordu.

Bu yapı, Cumhuriyet döneminde de aynen sürdü.

Köylü alabildiğine yoksul ve geri bırakılırken, İttihatçıların kestikleri, yurtdışına sürdükleri “azınlıkların” mallarına konarak zengin olanların bir “burjuva” sınıfına dönüşebilmesi için “devlet” desteği verildi.

Yeni bir “burjuvazi” kesiminin kendi sırtından zenginleşmesine karşı ayaklanmasın diye de, “ordu” halkı baskı altına aldı.

Böylece, ordu, yeni zenginler ve aydınlar “modernliğin” temsilcileri oldular Cumhuriyet döneminde... Halk ve din adamları ise gene “geleneksellikte” kaldılar.

Zenginleşen bir devlet ve devletin zenginleşen yandaşları “modern” yüzüydü Cumhuriyet’in.

Alabildiğine ezilen “halk” da “geriliğin ve gericiliğin” yüzü.

Cumhuriyet, din adamlarını ve dini de kendi denetimine alarak “köylüyü” iyice yalnız bıraktı.

Yoksulluğu hiç değişmeyen, hep ezilen köylünün “bilinçsiz” öfkesinin gizli hedefi “devletti” ama bunu açıkça söyleyebilecek bir gücü ve cesareti yoktu.

Zaten sesini duyurabilmek için örgütlenmesine de izin verilmiyordu.

Onlar da devleti temsil eden herkese, orduya, aydınlara, zenginlere “gâvur” diyerek kızıyordu.

Bu “sessiz” kızgınlık, aradaki kısa süren “çok parti” denemelerinin çabuk bitmesi nedeniyle, “demokrasi” gelene kadar sürdü.

“Görüntüsel” de olsa demokrasi ve seçimler dünyanın baskısıyla Türkiye tarafından kabul edilince, köylülerin bir “sesi” ve daha da önemlisi bir “oyu” olduğunu fark etti siyasetçiler.

Devletin denetimine giren “din adamlarının” rolünü de siyasetçiler üstlendi.

Oy istemek için “din” diyorlardı, “Allah” diyorlardı.

Kendi devleti tarafından terkedilmiş köylünün tek güvendiği güç de buydu zaten, dini ve Allah’ı.

Allah’a sığınmış, “modernleşen” devlete ve orduya karşı gelenekselliğe sarılmış köylü, her zaman devlete mesafeli, dine yakın partilere oy veriyordu.

Ama ne kadar oy verse, ne kadar kendisine benzeyenleri siyasi iktidara getirse de, “asıl iktidarda” oturanları, orduyu, aydınları, zenginleri kenara itemiyordu.

İlk büyük kırılma Menderes’in “yol” yapımıyla başladı.

İkinci büyük kırılma da Turgut Özal döneminde oldu.

Türkiye dünyaya açıldı, Anadolu esnafı “üreticiliğe”, böylece de zenginliğe adım attı.

Anadolu gelişmeye başladı.

Zenginleri çoğaldı.

Ve, gerçek iktidarı istemeye koyuldu.

Bu “toplumsal talep” AKP’yi yarattı.

AKP, “modern yüzlü ve ezici” devletle mesafeliydi, hem köylüyü, hem varoşları, hem yeni zenginleri, hem de bütün bunları kapsayan “geleneksellik” ile dini temsil ediyordu.

Ordu, aydınlar, eski zenginler bu yeni hareket karşısında çaresiz kaldılar, “halkın” iktidarının “gericilik” olduğunu söyleyerek “demokrasinin” önünü kesme çareleri aramaya başladılar.

Yüzyıllarca ezilmiş köylünün ve esnafın “gelenekselliği” bir “şeriat” isteği olarak değerlendirildi, “şeriat geliyor” diyerek halk iktidarına karşı “darbeyi ve faşizmi” savunmaya sarıldılar.

Demokrasiye sahip çıkan “modern Batı”dan nefret ettiler.

Türkiye’nin “gelenekçileri” de kaçınılmaz olarak bir zamanlar “gâvur “diye karşı çıktıkları Batı’yla ittifak kurdular.

Şimdi “eski modernler,” Ergenekon türü yapılanmalarla, nefret ettikleri halkı sindirme ve iktidarı yeniden ele geçirme hayalleri kuruyorlar.

Çok geç.

Bir zamanların “ilerici modernleri,” şimdinin “tutucu faşistleri” olarak halklarından nefret edebilirler... “Sorunun” AKP olduğunu düşünüp, onun altında yatanı anlamayabilirler.

Bunu da ilericilik sanabilirler.

Yapabilecekleri tek şey de zaten bir “yanılgının” içine sığınmak ve orada yalanlarla avunmaya çalışıp, ağlamaktır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

insan kopyalama gerçekleştirildi ama nerde?

Nisil 23, 2009 ·

Dr. Frankenstein: İnsan kopyaladım


Birçok bilim adamı tarafından kopyalamanın insan üzerinde denenmesi tehlikeli bulunsa da, Amerikalı bir kısırlık uzmanı 14 insan embriyosu kopyaladığını açıkladı..




Dr. Frankenstein: İnsan kopyaladım

Amerikalı bir yapay döllenme uzmanı, bir insanı kopyalanabileceğini ve kopyaladığı 14 insan embriyosundan 11'ini, 4 kadının rahimlerine yerleştirdiğini söyledi. Güney Kıbrıs asıllı Amerikalı doğum uzmanı Panayiotis Zavos, İngiliz Independent gazetesine verdiği röportajda, 4 girişimin hiçbirinin hamilelikle sonuçlanmadığını belirterek, bunun, ebeveynin deri hücrelerinden kopyalanmış bebek üretme yönünde süregelen ciddi girişimlerinin "ilk bölümü" olduğunu söyledi. Zavos, "Bu yapan ben olmayabilirim, ama klon bebek yolda. Hiç şüphesiz bu olacak" dedi. Zavos'un kopyalama işlemini Discovery Channel için kayda alan bağımsız belgesel film yapımcısı Peter Williams, İngiliz Independent gazetesine, kopyalamanın gerçekleştiği ve kadınların rahimlerine kopyalanmış insan embriyosu yerleştirildiği açıklamasını yaptı. 2003 yılından bu yana kopyalama girişimlerini kayda alan Peter Williams, Panayiotis Zavos'un çalışma arkadaşı olan Karl Illmensee tarafından gizli bir laboratuvarda yapılan kopyalama işlemi sırasında orada bulunduğunu belirtti.

KOPYALAMA ORTADOĞU'DA YAPILDI
Dr. Zavos'un, İngiltere'de suç teşkil eden ve birçok ülkede yasadışı olan bu işi, muhtemelen kopyalamayla ilgili herhangi bir yasağın bulunmadığı Ortadoğu'da gizli bir laboratuvarda yaptığı belirtildi. Kentucky ve Güney Kıbrıs'ta doğum klinikleri bulunan Zavos'un, rahimlerine kopyalanmış insan embriyosu yerleştirdiği İngiltere, ABD ve Orta Doğu'daki bir ülkeden gelen kadınlardan üçünün evli, birinin bekâr olduğu kaydedildi. Zavos ayrıca, 10 yaşında trafik kazasında yaşamını yitiren Cady adlı bir kız çocuğu dahil olmak üzere, ölmüş 3 kişiden kopyalanmış embriyonlar ürettiğini, bunu, yaslı ailelerin, sevdikleri kişilerin biyolojik kopyalarını yaratıp yaratamayacağını sormaları üzerine yaptığını açıkladı. Bazı bilim adamları, güvenli olmadığından, normalden daha fazla ciddi gelişim sorunlarına sahip olabileceğinden ve gebelikler sıklıkla düşükle sonuçlandığından, kopyalamanın, insanlar üzerinde denenmesinin çok tehlikeli olduğuna inanıyor.

Sabah


Yorum (yok) Yorum yaz!

obama israilin işine gelmiyor

Nisil 23, 2009 ·

Obama sorun olmaya başladı!


Ortadoğu’da denklem değişirken İsrail ABD’nin yeni politikasından duyulan rahatsızlığı her geçen gün daha da açık bir şekilde ifade ediyor. Bu kez konuşan İsrail istihbaratı: Obama İsrail’i tehlikeye atıyor. iyibilgi Washington




Ortadoğu’da hiçbir şey eskisi gibi değil… Bölge denklemleri hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Ve artık geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin sorunun üzerindeki örtü de kalkıyor.

Aslında ABD’nin bölgeye bakışı ve Ortadoğu’da yaşanan dönüşüm Soğuk Savaş sonrası döneme kadar geriye götürülebilir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Rusya gibi etkin bir gücün geri çekilmesinin ardından ABD’nin Körfez harekatıyla Ortadoğu üzerinde etkinliğini artırması önemli bir başlangıçtı. Ancak özellikle 1999 yılının ardından bölgede hesaplar radikal bir şekilde değişti. Rusya dünya sahnesine yeniden geri dönerken, ABD’ye rağmen yükselen AB, Hindistan, Çin, Endonezya, İran ve Türkiye gibi küresel ve bölgesel güçler Washington’un tek kutuplu küresel hegemonyasını sarsmaya başladı. İşte bu tarihten sonra enerji kaynaklarının kontrolü dünya geleceğine yön vermek açısından önemli hale geldi. Sırasıyla 11 Eylül saldırısı, Afganistan ve Irak savaşları gerçekleşti.

Tüm bunlar olurken ABD’nin bölgeye damgasını vurması İsrail’i rahatlatan bir faktör olarak ortaya çıktı. Ancak Irak’ta yaşananlar, ABD’nin başarısız olması, Afganistan’da koalisyon güçlerinin Kabil’in dışında etkinlik gösterememesi ve artık ABD’ye alternatif güçlerin seslerini duyurmaya başlaması, örneğin Türkiye’nin artık ABD’ye ortadoğuda zarar verebilecek ya da işleri kolaylaştırabilecek yetkinlik ve etkinliğe kavuşması ikinci Bush döneminde planların değiştirilmesine, ABD’nin yeniden realist çizgiye dönmesine neden oldu.

Aslına bakılırsa İsrail’in stratejik zekası bunu görmekte gecikmedi. Kim ne derse desin, İsrail’in bundan birkaç yıl öce gerçekleştirdiği Lübnan operasyonu bu kötü gidişatın sonucu tahmin edildiğinden kendisine bir yaşam alanı açma çabasından başka bir şey değildi.

Ancak Atlantik ötesinde değişim daha hızlı gerçekleşti. Ya da Washington dünya stratejik haritasında yaşanan ani kırılmaya kendinisi elinden geldiğince çabuk adapte etmeye çalıştı. Başkan Obama’nın Beyaz Saray’daki Başkanlık koltuğuna oturması şüphesiz bu adaptasyon çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Şimdi başkan Obama yeni Amerikan realizminin dışpolitika tercihlerini uyguluyor. Obama’nın ilk yurtdışı gezisine Türkiye’ye katması bu tarihi dönüşümün kaydadeğer simgelerinden birisi oldu. Obama’nın dışpolitika tercihlerinde şu esaslar önplana çıkıyor: Tek taraflı yaklaşımdan vazgeçme, demokrasinin güçlenmesi, kırılan kalplerin onarılması yani yumuşak gücün yeniden etkin hale getirilmesi…

ABD Başkanı Obama yumuşak gücü tekrar hakim kılabilmek amacıyla İslam dünyasıyla önemli bir diyalog arayışında. İlk röportajını El Arabiya televizyonuna veriyor, ilk yurtdışı gezisini Türkiye’ye yapıyor. Bu yeni yaklaşımın İsrail’in çıkarlarıyla örtüşmediği belirtiliyor. Sebebi çok basit: İsrail karşısında İran ile diyalog yanlısı, İslam dünyası ile yakınlaşan ve Ortadoğu sorununun çözümü için baskı kuran yeni bir ABD yönetimi ile karşı karşıya… Üstelik bu politika değişikliği İsrail’de de olumsuz yöne doğru bir değşim yaşanırken gerçekleşiyor. ABD yeni strateisiyla dünya standartlarına yaklaşırken İsrail Netenyahu liderliğindeki yeni yönetimiyle marjinalleşiyor.

İsrail bu durumdan rahatsız… Bunun son örneği İsrail ordu istihbaratının başındaki isim Amos Yadlin’in sözleri… Yadlin Obama’nın Ortadoğu politikasının İsrail’i zor durumda bırakacağını söylüyor. Hamas’ı kastederek Obama’nın “radikal” örgütlerle görüşme yoluyla Ortadoğu barış sürecini canlandırmaya çalıştığına dikkat çeken Yadlin Obama’nın barış görüşmelerinde merkezi bir rol üstlenmeye çalıştığını belirtiyor.

Bu arada Ortadoğu barışıyla ilgili Washington’da konuşulanları da aktaralım: İsrail’in Suriye ile görüşmelere yeniden başlamaya hazırlandığı, Türkiye’nin bu konuda yeniden moderatörlük yapacağı söyleniyor. Ancak İsrail’in kafası şu konuda karışmış durumda: Suriye ve Filistinlilerle ayrı ayrı mı anlaşma yapalım, yoksa hem Suriye hem de Filistinlilerle aynı zamanda mı masaya oturalım. Yani İsrail artık masaya oturmayı kabullenmişe benziyor. Ancak bunu nasıl yapacağını kararlaştırmaya çalışıyor. Burada kimileri Netenyahu hükümetinin elinden geldiğince bu süreci erteleyeceğini ve “barışın sorumluluğunu” kendisinden sonraki hükümete atmaya çalışacağını söylüyor. Ancak size sürpriz bir haber verelim: Netenyahu hükümetinin ne kadar görevde kalacağı soru işareti olmaya başlıyor. Zira Netenyahu ve Lieberman hakkında bazı davalar açılabilir deniyor. Bu şu anlama geliyor: Bölgesel şartlar İsrail’i masaya oturmaya zorluyor. Bu hükümet oturmazsa yerine gelecek hükümet o masaya oturmak zorunda gibi görünüyor.

İyibilgi.com

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::